AMERİKA'DAN BİR EMEKÇİ FİLMİ

Amerika dünyada en etkili şekilde sinema yapan ülkedir. Yani sinemaya en fazla anlam yüklemiş ülkedir. Bundan dolayı muazzam büyüklükte ve etkinlikte bir sineması vardır. 

Böyle bir ortamda bir emekçi filmi çıkma ihtimali var mıdır? Düşük de olsa vardır. Aslında bu ihtimal her yerde oldukça düşüktür, Amerika’da biraz daha düşüktür. 

1979 tarihli “Norma Rae” böyle bir filmdir.

70’li yılların Amerikan sineması ile ilgili çok şeyler söyledik. Dünyadaki ve Amerika’daki siyasal ve ekonomik durumla direkt olarak alakalı bir şekilde o yılların sineması krizin, sancının ve doğal olarak da arayışçılığın, değişimin izlerini taşır.

Bu film ekonomik durumla daha alakalıdır. Aslında oldukça köklü olan Amerikan işçi sınıfı hareketi, biraz da ülkenin dünyanın ağası olması dolayısıyla “şanssızdır”. Sorunları her zaman olmakla birlikte, dünyadaki diğer sınıfdaşlarıyla karşılaştırıldığında daha iyi koşullara sahiptir. Bunların hepsinin kanlı mücadelelerle kazanıldığını, burjuvazinin “mecburen” bu göreceli iyi koşulları sağladığını bilelim.

Bu mücadelelere bir örnek “Norma Rae”.

Filme ismini veren kadın karakter Norma Rae, bir fabrikada çalışmaktadır.

Tam bir anti-kahraman. Yani “mükemmel” değil. Aynı benim gibi…

Fabrikada çalışan Norma Rae’nin hayatı filmde iki evreye ayrılıyor. Mücadeleden önce ve sonra.

Mücadeleden önce yani sendika aktivisti Reuben hayatına paldır küldür girmeden önce “düşkün” bir hayatı var. “Ahlaksız” ve cahil biri. Burada ahlaksızı parantez içinde yazdım çünkü filmin Norma’ya ahlakçı bir yaklaşımı var. İnsanları ahlaksız veya ahlaklı yapan şeyin cinsel ilişki olmadığını düşünüyorum. İnsanları “ahlaksız” yapan şey, yapıp ettiklerinin ezilenlerin hayatlarındaki yansımalarıdır. Film, Norma’nın “hareketli” ve “verimli” cinsel hayatına bakarak bir doğrultu çiziyor ilk başta. Filmin ilk yarısında Norma’nın “hafifliği” bayağı bir işleniyor.

Cahillik veya bilinçsizlik de işleniyor. Norma işçi sınıfının ortalaması olarak hiçbir şeyden haberdar değil. Haberdar olmak gibi bir derdi de yok doğal olarak. Hayatı bütün gün çalışmak, işten sonra çocuklarını ve babasını idare etmek, arada sırada da “ahlaksızlık” yapmaktan ibarettir.

Reuben fabrikayı örgütlemek üzere işe başlayınca Norma’nın da yaşamı radikal bir şekilde değişiyor. Malum mücadele insanı geliştirir, değiştirir. Önceleri, her zaman olduğu gibi, mücadele emekçinin aklına yatmamaktadır. Zor durumdadır. Kaybedecek şeyi yalnızca zincirleri değildir. “Ya istiklal ya ölüm” seviyesinde değildir kesinlikle. O veya bu şekilde mücadele aklına yatar Norma’nın. Sendikaya üye olur.

Sonra işte sınıflar mücadelesi gözümüzün önünde. Emekçi olmanın üstüne kadın olmayı da koyun. Her şey iki kat daha zor. Norma ve Reuben bin türlü zorlukla işe girişiyorlar. Bu zorluklar arasında; emekçilerin disiplinsizliği, maddi zorluklar, kişisel zaaflar, sömürücülerin bel altı vurmaları gibi şeyler de vardır. Fakat bu iş böyledir.

Norma’nın “hafifliğini” fabrikatörler kirli bir şekilde kullanmaya çalışıyorlar. O yüzden emekçi bir kadın olmak her şeyin iki kere daha zor olması demek. Her şeyinle “kusursuz” olacaksın ki inandırıcı olasın.

Hayat devam ediyor. Mücadele de. İnişleri ve çıkışlarıyla.

Norma’nın mücadelesi nasıl sonuçlanacak?

İyiler kazanacak mı?

Amerika’nın “Ekmek ve Güller”i diyebiliriz bu film için. Hem de 70’ler Amerikan sinemasının ilgi çekici bohem havasıyla. O zaman bu film izlenir arkadaş…